Cast Away: Az Diyalogla Çok Şey Anlatan Bir Senaryo

Yazıya başlamadan önce önemli bir detaydan bahsetmekte fayda var. William Broyles Jr. bu senaryoyu yazarken Meksika’da tek başına bir süre ıssız bir yerde kalıyor. Balık tutuyor, ateş yakıyor, yalnızlığı birebir yaşıyor. Yani Chuck’ın yaşadıklarını masa başında hayal etmekten ziyade, biraz da bedeniyle deneyimleyerek yazıyor.

Cast Away ilk bakışta basit bir hikâye gibi durur. Uçak kazası, ıssız ada, hayatta kalma mücadelesi. Ama film ilerledikçe anlaşılan şey şudur: Bu bir hayatta kalma filmi değil, kontrolünü kaybeden bir insanın hikâyesidir. Senaryo da tam olarak bunun üzerine kuruludur.

Chuck Noland’ın hayatı dakikalarla ölçülür. Zaman onun için soyut bir kavram değil, neredeyse bir karakterdir. FedEx’te çalışması, hızlı yaşaması, ilişkilerinde bile mesafeli durması tesadüf değildir. Senaryo daha ilk dakikalarda bize Chuck’ın kim olduğunu açık açık söyler: Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan bir adam.

Uçak kazası bu yüzden sadece bir olay değildir. Hikâyeyi başlatan bir aksiyon değil, karakteri sıfırlayan bir kırılma anıdır. Bir anda saatler yok olur, takvimler anlamını kaybeder, planlar çöker. Geriye sadece Chuck kalır. Senaryo burada cesur bir karar verir ve konuşmayı büyük ölçüde devre dışı bırakır. Çünkü Chuck’ın problemi anlatılarak çözülecek bir problem değildir; yaşanması gerekir.

Adadaki bölümlerde tempo bilinçli olarak yavaşlar. Uzun sessizlikler, tekrar eden eylemler, beklemek… Film seyirciyi eğlendirmeye çalışmaz, ona zamanın geçişini hissettirir. Bu noktada senaryo klasik anlatım konforundan çıkar. Seyirci de Chuck gibi zaman duygusunu kaybetmeye başlar. Bu, yazım açısından riskli ama son derece bilinçli bir tercihtir.

Wilson’ın hikâyeye girişi genellikle hafife alınır ama senaryo açısından kritik bir işleve sahiptir. Wilson bir karakterden çok, Chuck’ın insan kalma çabasıdır. Konuşacak kimse olmadığında konuşacak bir şey yaratmak, yalnızlıkla baş etmenin en ilkel yollarından biridir. Chuck Wilson’la konuşmaz, aslında kendisiyle konuşur. Bu yüzden Wilson kaybolduğunda yaşanan sahne bu kadar etkilidir. Kaybolan bir top değil, Chuck’ın tutunduğu son bağdır.

Chuck kurtarıldığında film bitmez. Asıl dramatik bölüm burada başlar. Çünkü hikâye bize şunu hatırlatır: Hayatta kalmak, hayata geri dönebilmekle aynı şey değildir. Dünya Chuck’ı beklememiştir. İnsanlar yollarına devam etmiştir. Kelly’nin artık başka bir hayatı olması senaryonun en sert ama en gerçekçi noktalarından biridir. Bu bir ceza değildir, sadece hayatın kendisidir.

Final sahnesinde Chuck’ı bir yol ayrımında görürüz. Eskiden olsa plan yapardı, zamanı ölçerdi, kontrol etmeye çalışırdı. Şimdi yapmaz. Sadece durur ve bakar. FedEx paketi hâlâ açılmamıştır ve bu da tesadüf değildir. Çünkü bu hikâye cevap vermekle değil, belirsizlikle ilgilenir. Umut bazen içinde ne olduğunu bilmemektir.

Cast Away senaryo açısından büyük laflar etmez. Diyalogla parlamaz, olayla şov yapmaz. Ama çok temel bir şeyi doğru yapar: Karakteri bir olayın içine atar ve onu oradan aynı kişi olarak çıkarmaz. Bir senaryo için belki de en temiz başarı budur.

Film bittikten sonra akılda kalan ada değildir. Chuck’ın duruşudur. Kontrol etmeyi bırakmış, ama hayattan kopmamış bir insan hâli. Cast Away’i yıllar sonra bile konuşturan şey de tam olarak budur.