Anlatmayın, Gösterin! (Ali YALINIZ)

Senaryo yazımında sıkça kullanılan bir kural vardır: “Anlatma, göster.” 

İlk bakışta yalnızca teknik bir yazarlık tavsiyesi gibi görünür. Oysa biraz düşününce bunun sadece senaryolar için değil, hayatı anlamak için de oldukça güçlü bir tarafı olduğunu fark edebiliriz. Bir karakterin iyi biri olduğunu yazabilirsiniz. “Mehmet çok iyi kalpli bir insandı.” demek oldukça kolaydır. Fakat Mehmet’in yağmurlu bir akşamda, kimsenin görmediği bir yerde, yaşlı bir adamın yere düşen poşetlerini topladığını göstermek çok daha etkilidir. Çünkü bu kez karakter hakkında konuşmuyorsunuz. Karakteri görmemizi sağlıyorsunuz.

Sinemanın güzel taraflarından biri de budur. Seyirciye sürekli ne hissetmesi gerektiğini söylemezsiniz. Bir insanın üzgün olduğunu yazmak yerine onun gece boyunca telefon ekranına bakmasını, bir mesaj yazıp silmesini, sonra telefonu sessizce masaya bırakmasını gösterebilirsiniz. Seyirci zaten ne olduğunu anlar. Hatta belki senaristin yazdığı cümleden daha fazlasını hisseder. Çünkü insan zihni gördüğü şeyler arasında bağlantı kurmayı sever.

Aslında günlük hayatta da böyle değil mi? İnsanlar kendileri hakkında çok şey anlatırlar. Bir konudaki özelliklerinizi söylemek birkaç saniye sürer. Fakat bir insanın gerçekten kim olup olmadığını anlamak için söylediklerine değil, zaman içinde ne yaptığına bakmak gerekir.

Birinin size değer verdiğini söylemesi güzeldir. Ama asıl mesele, sizin zor bir gününüzde ne yaptığıdır. Yanınızda olduğunu söyleyen birinin, işler yolunda gitmediğinde yanınızda kalıp kalmadığıdır. Sizi önemsediğini söyleyen birinin, sizin için önemli olan küçük şeyleri hatırlayıp hatırlamadığıdır. Değiştiğini söyleyen birinin, aynı durumla karşılaştığında bu kez farklı davranıp davranmadığıdır. Üstelik burada yalnızca başkalarından bahsetmiyoruz. Kendimize karşı da aynı kuralı uygulayabiliriz.

“Artık düzenli olacağım” demek kolaydır. “Kendime daha fazla değer vereceğim” demek de öyle. “Yazmaya bu kez gerçekten başlayacağım” demek de. Ama hayat, söylediklerimizden çok yaptıklarımızla değişiyor.

Kendimize verdiğimiz sözlerin de bir senaryosu var aslında. Her gün kendimiz hakkında bir şeyler yazıyoruz. Bunu kelimelerle değil, seçimlerimizle yapıyoruz. Neye zaman ayırdığımız, neyi ertelediğimiz, neye izin verdiğimiz, neyi tekrar tekrar yaptığımız bize kendimiz hakkında düşündüğümüzden daha fazla şey anlatıyor.

Bir insan “Ben cesurum” diyebilir. Fakat cesaret, korkmadığını söylemek değil; korktuğu halde bir adım atabilmektir.

“Ben disiplinliyim.” demek disiplinli yapmaz insanı. Canı istemediği halde yapılması gereken şeyi yaptığı günler bunu gösterir. “Kendime değer veriyorum.” demek de tek başına yeterli değildir. Bazen kendine değer vermek, başkasına “hayır” diyebilmektir. Bazen gereksiz bir tartışmanın içine girmemektir. Bazen de herkes bir şey söylerken kendi hayatın için doğru olduğunu düşündüğün şeyi sessizce yapmaya devam etmektir. Belki de “anlatma, göster” kuralını bir hayat mottosuna dönüştürmenin en güzel tarafı burada.

Bir şeyi sürekli anlatmak zorunda değilsin. İyi biri olduğunu anlatma, iyi davran. Değiştiğini anlatma, değiş. Güçlü olduğunu anlatma, zor zamanda nasıl davrandığına bak. Birini sevdiğini anlatmak yerine, sevgini davranışlarında göster. Ve başkalarını anlamaya çalışırken de onların söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeye dikkat et. Çünkü insanlar bazen kendilerini anlatırken olmak istedikleri kişiyi tarif ederler. Davranışları ise çoğu zaman gerçekten oldukları kişiyi gösterir.

Senaryo yazarı için bunun karşılığı basittir: Karakteri tanımlama, sahneye koy. Hayat için karşılığı ise belki biraz daha güzel: Kendini anlatmaya çalışma. Yaşa! Çünkü sonunda herkesin söylediği cümleler unutulabilir. Ama tekrar tekrar yaptığı şeyler, insanın asıl hikâyesini yazar. Ve belki de hayatın en iyi senaryolarında olduğu gibi, en önemli şeyler hiç söylenmez. Gösterilir.